SEÇİLMİŞ ŞİİRLER - Tarsus Şairler ve Yazarlar Derneği

SEÇİLMİŞ ŞİİRLER

ANNE

örtüne çiçek düşürdüm

namluya duanı sürdüm

sen ağlamasaydın anne

gül mevsiminde üşürdüm

(1991)

VİRAN GAZEL

vermişim senden bir haber el var gün var utandırma

kapanmışım ayağına naz eyleme usandırma

söz almış ahd eylemiştik belgeler var yüreğimde

sen sen ol da beni düşman dediğine inandırma

bu ne kovanımda yağma çiçekler sana intizar

zambağa benzetip beni dikenleri kıvandırma

vurulan her bir kuş ile yere düşen ben olurum

beni bir kurşunluk yârin kapısında dolandırma

iyi bildiğim tek şeydir yeter ki ağla de bana

uykuma çok usuldan gir düşlerimi bulandırma

vermişim senden bir haber el var gün var utandırma

kapanmışım ayağına naz eyleme usandırma

(1987)

MUSTAFA  İSLAMOĞLU

 

BİR İNSAN

Seni bir gün

çekip aldılar topraktan,

benzedin köksüz bir ağaca.

Önce öğrettiler sana uygun adımı,

sonra büyük şehirlerini gösterdiler Avrupa'nın.

En muazzam saraylar karşısında bile sen

evini unutmadın.

Varşova'da kaputun kaldı,

Dunkerk'te arka çantan.

Düştü bütün fotoğrafların Sivastopol'da.

Bir şafak vakti Paris'te bıraktın zavallı yüreğini,

kurşuna dizilenler karşısında.

Lanet okusunlar sana bırak,

iyi bir asker olamadın diye.

Ölmesini bildin ya sen arkadaş kurşunuyle,

iki çürük patatesi

ekmek torbanda unutarak!

A.KADİR

 
Gizli Cam Parçaları
Usulca çekildiler geldikleri yerlere

Kapatsak da olur artık camlarımızı

Balkonumuza serçeler beklemesek de

Şehrin ortasındaki kır çiçekleri

Çekildiler diyorum Metin Abi örneği

Ah hepimiz oluyoruz giderek

İntiharların çünkü biçimleri değişti

Büyük kalabalıklardaki yalnızlık intihardır

Görkemli caddelerin açılması uçuruma

Yapma çiçekler götürmek sevdiğimize

Yazmamak intihardır duyumsayıp da

Kesen bıçak değildir insanın bileğini

Yüreğimin kıyısındaki "gizli cam parçaları"

İntihardır bu çağda ağlamayı bilmemek (*)

Nilgün Marmara'yı sevmek, Beşir Fuat'ı

Ecza dükkanının önünde Metin Abi olsaydı!

(*) İntihar eden Şair Metin Akbaş’ın bir dizesi

 ABDULKADİR BUDAK

 

OYUNCAKÇI AMCA

Oyuncakçı amca,

Ne çok oyuncakların var;

Top, tank, tüfek, tabanca...

Gövdem titriyor,

Onlara bakınca!

N'olursun oyuncakçı amca,

Bundan böyle bizlere,

Oyuncak tüfekler yerine,

Ak yelkenli bir gemi,

Bir de süslü bebekler getir,

Unutma emi?

Sonra oyuncakçı amca,

Senden aldığım tüfekleri,

Bozarak onlardan kuş yaptım,

Bana kızmazsın değil mi?

ABDÜLKADİR BULUT

 
YERYÜZÜ AŞKIN YÜZÜ OLUNCAYA DEK

Aşksız ve paramparçaydı yaşam

bir inancın yüceliğinde buldum seni

bir kavganın güzelliğinde sevdim.

bitmedi daha sürüyor o kavga

ve sürecek

yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!

Aşk demişti yaşamın bütün ustaları

aşk ile sevmek bir güzelliği

ve dövüşebilmek o güzellik uğruna.

işte yüzünde badem çiçekleri

saçlarında gülen toprak ve ilkbahar.

sen misin seni sevdiğim o kavga,

sen o kavganın güzelliği misin yoksa...

Bir inancın yüceliğinde buldum seni

bir kavganın güzelliğinde sevdim.

bin kez budadılar körpe dallarımızı

bin kez kırdılar.

yine çiçekteyiz işte yine meyvedeyiz

bin kez korkuya boğdular zamanı

bin kez ölümlediler

yine doğumdayız işte,  yine sevinçteyiz.

bitmedi daha sürüyor o kavga

ve sürecek

yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!

Geçtiğimiz o ilk nehirlerden beri

suyun ayakları olmuştur ayaklarımız

ellerimiz, taşın ve toprağın elleri.

yağmura susamış sabahlarda çoğalırdık

törenlerle dikilirdik burçlarınıza.

türküler söylerdik hep aynı telden

aynı sesten, aynı yürekten

dağlara biz verirdik morluğunu,

henüz böyle yağmalanmamıştı gençliğimiz...

Ne gün batışı ölümlerin üzüncüne

ne tan atışı doğumların sevincine

ey bir elinde mezarcılar yaratan,

bir elinde ebeler koşturan doğa

bu seslenişimiz yalnızca sana

yaşamasına yaşıyoruz ya güzelliğini

bitmedi daha sürüyor o kavga

ve sürecek

yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!

Saraylar saltanatlar çöker

kan susar birgün

zulüm biter.

menekşelerde açılır üstümüzde

leylaklarda güler.

bugünlerden geriye,

bir yarına gidenler kalır

bir de yarınlar için direnenler...

Şiirler doğacak kıvamda yine

duygular yeniden yağacak kıvamda.

ve yürek,

imgelerin en ulaşılmaz doruğunda.

ey herşey bitti diyenler

korkunun sofrasında yılgınlık yiyenler.

ne kırlarda direnen çiçekler

ne kentlerde devleşen öfkeler

henüz elveda demediler.

bitmedi daha sürüyor o kavga

ve sürecek

yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!

ADNAN YÜCEL

 
UÇURTMANIN TÜRKÜSÜ

Uçurtmam geceye takıldı kaldı

Gece onu kapkara etmiş midir

Ya da götürmüş müdür uzaklarda

Sinsi sinsi parlayan bataklığa

Uçurtmamı gece yitirmiş midir

Gece uçurtmamı pisletmiş midir

Bırakmış mıdır tankların altına

Çirkin uçaklara vermiş midir

Götürün demiş midir onlara

Çocukların sevincini yaşatan

Hiçbir şey kalmasın buralarda

Baba gece uçurtmamı ne yaptı

Buraya koymuştum götürdü mü

Yoksa rüzgârlara verdi de

Onlar da olmadık bir yere mi bıraktı

 AFŞAR TİMUÇİN
 

ANNE

 

İlk kundağın

Ben oldum, yavrum;

İlk oyuncağın

Ben oldum!

Acı nedir, tatlı nedir? Bilmezdin:

Dilin, dudağın ben oldum!

 

Elinin ermediği

Dilinin dönmediği

Çağlarda, yavrum;

Kolun, kanadın ben oldum…

Dilin, dudağın ben oldum!

 

Belki kıskanırlar diye

Gördüklerini,

Sakladım gözlerden

Gülücüklerini:

Tülün, duvağın

Ben oldum

 

Artık isterlerse, adımı

Söylemesinler bana:

“Onun annesi” diyorlar.

Bu yeter, sevgilim, bu yeter bana!

 

Bir dediğini iki

Etmeyim diye öyle çırpındım ki

Ve seni öyle sevdim, sana

O kadar ısındım ki.

 

Usanmadım, yorulmadım, çekinmedin…

Gün oldu, kırdın.

İncinmedim:

 

İlk oyuncağın

Ben oldum, yavrum,

Son oyuncağın

Ben oldum!

 

Layık değildim;

Layık gördüler:

Annen oldum, yavrum,

Annen oldum!

 

Arif Nihat ASYA

 

 

BİR BAYRAK RÜZGAR BEKLİYOR

 

Şehitler tepesi boş değil,

Biri var, bekliyor…

Ve bir göğüs nefes almak için

Rüzgar bekliyor.

 

Türbesi yakışmış bu kutlu tepeye,

Yattığı toprak belli,

Tuttuğu bayrak belli.

Kim demiş Meçhul Asker diye?

 

Destanını yapmış, kasideye kanmış üç nokta

Bir el ki ahretten uzanmış,

Edeple gelip birer birer

Öpsün diye faniler.

 

Öpelim temizse dudaklarımız…

Fakat basmasın toprağına

Temiz değilse ayaklarımız.

 

Rüzgarını kesmesin gövdeler…

Sesinden yüksek çıkmasın

Nutuklar, kasideler!

 

Geri gitsin alkışlar, geri…

Geri gitsin ellerin

Yapma çiçekleri!

 

Ona oğullardan, analardan

Dilekler yeter…

Yazın sarı, kışın beyaz

Çiçekler yeter.

 

Söyledi söyleyenler demin…

Gel sürgülü yiğit, alkışlasınlar,

Şimdi sen söyle, söz senin!

 

Şehitler tepesi boş değil

Biri var, bekliyor…

Ve bir göğüs nefes almak için

Rüzgar bekliyor.

 

Destanı öksüz, sükunu derin

Meçhul Askerin…,

Türbesi yakışmış bu kutlu tepeye;

 

Yattığı toprak belli,

Tuttuğu bayrak belli.

Kim demiş Meçhul Asker diye?

 

Arif Nihat ASYA

 

 

                                      NAAT

 

—Hakkı Mahmut Soykal’ın ruhuna ithaf olunur-

 

Seccaden kumlardı…

 

Devirlerden, diyarlardan

Gelip göklerde buluşan

Ezanların vardı!

 

 

Mescid mü’min, minber mü’min

Taşardı kubbelerden tekbir,

Dolardı kubbelere “Âmin!”

 

Ve mübarek geceler dualarımız,

Geri gelmeyen dualardı…

Geceler ki pırıl pırıl

Kandillerin yanardı!

 

Kapına gelenler, ya Muhammed,

—Uzaktan, yakından-

Mü’min döndüler kapından!

 

Besmele, ekmeğimizin bereketiydi;

İki dünyada aziz ümmet,

Muhammed ümmetiydi.

Konsun –yine- pervazlara

Güvercinler;

“Hu hu”lara karışsın

Âminler…

Mübarek akşamdır;

Gelin ey Fatihalar, Yasinler!

 

Şimdi seni ananlar,

Anıyor ağlar gibi…

Ey yetimler yetimi,

Ey garipler garibi;

Düşkünlerin kanadıydın

Yoksulların sahibi…

Nerde kaldın ey Resul,

Nerde kaldın ey Nebi?

 

Günler, ne günlerdi, ya Muhammed;

Çağlar, ne çağlardı:

Daha dünyaya gelmeden

Mü’minlerin vardı…

Ve birgün ki gaflet

Çöller kadardı,

Halime’nin kucağında

Abdullah’ın yetimi,

Amine’nin emaneti ağlardı!

 

Hatice’nin goncası,

Aişe’nin gülüydün.

Ümmetin gözbebeği,

Göklerin resulüydün…

Elçi geldin, elçiler gönderdin…

Ruhunu Allah’a,

Elini ümmetine verdin.

Beşiğin, yurdun, yuvan

Mekke’de bunalırsan

Medine’ye göçerdin.

 

Biz dünyadan nereye

Göçelim, ya Muhammed?

Yeryüzünde riya, inkâr, hıyanet

Altın devrini yaşıyor…

Diller, sayfalar, satırlar

(Ebu Leheb öldü).diyorlar:

Ebu Leheb ölmedi, ya Muhammed;

Ebu Cehil, kıtalar dolaşıyor!

 

Neler duydu şu dünyada

Mevlid’ine hayran kulaklarımız

Ne adlar ezberledi, ey Nebi,

Adına alışkın dudaklarımız!

Artık, yolunu bilmiyor;

Artık, yolunu unuttu

Ayaklarımız!

Kâbe’ne siyahlar

Yakışmamıştır, ya Muhammed,

Bugünkü kadar!

 

Haset, gururla savaşta;

Guru, Kafdağı’nda derebeyi…

Onu da yaralarlar kanadından,

Gelse bir şefkat meleği…

İyiliğin türbesine

Türbedar oldu iyi!

Vicdanlar sakat

Çıkmadan yarına

İyilikler getir, güzellikler getir

Âdemoğullarına!

 

Şu gördüğün duvarlar ki

Kimi Taif’tir kimi Hayber’dir...

Fethedemedik, ya Muhammed,

Senelerdir!

Ne doğruluk, ne doğru;

Ne iyilik, ne iyi…

Bahçende en güzel dal,

Unuttu yemiş vermeyi…

Günahın kursağında

Günahın kursağında

Haramların peteği!

Bayram yaptı yabanlar:

Semavi’yi boşaltıp

Save’yi dolduranlar…

Atını hendeklerden –bir atlayışta-

Aşırdı aşıranlar…

Ağlasın Yesrib, ağlasın Selman’lar!

 

Gözleri perdeleyen toprak,

Yüzlere serptiğin topraktı…

Yere dökülmeyecekti, ey Nebi

Yabanların gözünde kalacaktı!

Konsun- yine- pervazlara

 Güvercinler;

“Hu hu”lara karışsın

Aminler…

 Mübarek akşamdır;

Gelin ey Fatiha’lar, Yasin’ler!

 

Ne oldu ey bulut,

Gölgelediğin başlar?

Hatırında mı, ey yol,

Bir aziz yolcuyla,

Aşarak dağlar taşlar,

Kafile kafile, kerven kervan

Şimale giden yoldaşlar?

 

Uçsuz bucaksız çöllerde,

Yine, izler gelenlerin,

Yollar gideceklerindir.

Şu tekbir getiren mağara,

Örümceklerin değil;

Peygamberlerindir, meleklerindir…

Örümcek ne havada,

Ne suda, ne yerdeydi..

Hakkı göremeyen

 Gözlerdeydi!

 

Şu kuytu cinlerin mi;

Perilerin yurdu mu?

Şu yuva-ki bilinmez,

Kuşları hüdhüd müdür, güvercin mi, kumru mu?

Kuşlarını, bir sabah,

Medine’ye uçurdu mu?

 

Ey Ebva’da yatan ölü,

Bahçende açtı dünyanın

En güzel gülü;

Hatıran, uyusun çöllerin

Ilık kumlarıyla örtülü!

 

Dinleyene, hala,

Çöller ses verir:

“Yaley!” susar,

Uğultular gelir.

Mersiye okur Uhud,

Kaside söyler Bedir.

Sen de, bir hac günü,

Başta Muhammed, yanında Ebubekir;

Gidenlerim yüz bin olup dönüşünü

Destan yap ey şehir!

 

Ebubekir’de nur, Osman’da nurlar…

Kuveyş uluları, karşılarında

Meydan okuyan bir Ömer bulurlar:

Ali’nin önünde eğilir surlar.

Bedir’de, Uhud’de, Hayber’de

Hakkın yiğitleri şehit olurlar…

Bir mutlu günde ki ölüm tatlıydı;

Yerde kalmazdı ruh… kanatlıydı.

 

Konsun- yine- pervazlara

 Güvercinler;

“Hu hu”lara karışsın

Aminler…

 Mübarek akşamdır;

Gelin ey Fatiha’lar, Yasin’ler!

 

Vicdanlar sakat çıkmadan,

Ya Muhammed yarına;

İyiliklerle gel, güzelliklerle gel

Adem oğullarına!

 

Yüreklerden taşsın

Yine imanlar!

Itri, bestelesin tekbirini;

Evliya, okusun Kur’an’lar!

Ve Kur’anı göz nuruyla çoğaltsın

Kayışzade Osman’lar

Natini Galip yazsın, mevlidini Süleyman’lar!

Sütunları, kemerleri, kubbeleriyle

Geri gelsin, Sinan’lar!

Çarpılsın, hakikat niyetine

Cenaze namazı kıldıranlar!

Gel, ey Muhammed, bahardır…

Dudaklar ardında saklı

Aminlerimiz vardır!..

Hacdan döner gibi gel;

Mi’rac’tan iner gibi gel;

Bekliyoruz yıllardır!

 

 

Bulutlar kanad, rüzgârlar kanad;

Hızır kanad, Cibril kanad;

Nisan kanad, bahar kanad;

Ayetlerini ezber bilen

Yapraklar kanad…

Açılsın gök kapıları,

Açılsın perdeler, kat kat!

Çöllere dökülsün yıldızlar;

Dizilsin yollarına

Yetimler, günahsızlar!

Çöl gecelerinden, yanık

Türküler yapan kızlar

Sancağını saçlarıyla dokusun;

Bilal-i Habeşi sustuysa

Ezanlarını Davud okusun!

 

 

Konsun- yine- pervazlara

 Güvercinler;

“Hu hu”lara karışsın

Aminler..

 Mübarek akşamdır;

Gelin ey Fatiha’lar, Yasin’ler!

 Arif Nihat Asya

 

KİM KALIR YARINA

 

Söyle ey bilge kişi, de hele, hüküm senin.

Haykırsam sesim ulaşır mı yarınlara?

Kalpler girift, belirsiz, kin içinde kin

Hangi değer asılır meydanın darağacında?

 

Dağdaki sürüsüne kaval çalan çoban mı?

Yoksul, yetim sırtından çalıp doyan yılan mı?

Dalkavuk sofrasında keyif çatan sultan mı?

Söyle ey bilge kişi, de hele, kim kalır yarına?

 

Sokakta bir ressam, önünde tuval, elinde fırçası var

Özgürlüğü çizmekte gem vurulmaz inancına

Gözlerinde, öldüğünde bulacağı anlamı parlar

Söyle ey bilge kişi, de hele, kim kalır yarına?

 

Yağmur çisentisinden, hüzün bulan şairin,

Sesi soluğu çıkmaz, gücü yetmez feryadına;

Çöplüğe dönmüş, çıkmış çivisi dünya şehrinin.

Söyle ey bilge kişi, de hele, kim kalır yarına?

 

Ben doğmuşum ufacıktım, kızdım, oğuldum.

Bugün babayım, tebessümle dokundum, bebeğimin gıdısına

Yarın dede olacağım, saçımda ak, kucağımda torunum,

Söyle ey bilge kişi, de hele, kim kalır yarına?

 

Boğazlarda düğümlenir söz, ah keşke söyleseydim

Bitmemiş işlerin hüznü dolar ruhlara.

Baş yastığa konulunca, ah keşke bitirseydim.

Söyle ey bilge kişi, de hele, kim kalır yarına?

 

 Turgay ARMAĞAN

       

 

VARSAĞI

 

Haçan demir dökende

Ateş yiyesim gelir

Gök sofraya çökende

Doruktan sesim gelir

Dağdan yürek sökende

Kurşun dökesim gelir

Çatal şimşek çakanda

Yağmur perde çekende

Derya göğe çıkanda

Haçan ölesim gelir

 

 

 

 

 

BÖYLE BİR SEVMEK

 

Ne kadınlar sevdim zaten yoktular

Yağmur giyerlerdi sonbaharla bir

Azıcık okşasam sanki çocuktular

Bıraksam korkudan gözleri sislenir

Ne kadınlar sevdim zaten yoktular

Böyle bir sevmek görülmemiştir

 

Hayır, sanmayın ki beni unuttular

Hala ara sıra mektupları gelir

Gerçek değildiler birer umuttular

Eski bir şarkı belki bir şiir

Ne kadınlar sevdim zaten yoktular

Böyle bir sevmek görülmemiştir

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KAR KASİDESİ

 

Uzun rüzgârlar karanlığın dalgın sansarları

Atlayıp dağıtırlar telaşlarıyla ürperen karları

Sihirli bir lambadır bardaktaki güller gecede

 

Yıldızlar donmuş göllere düşen buz billurları

Düşten geyikler kudurtur kızıl buğulu kurtları

Bir ulumadır kanlı açlıkları uzar gecede

 

 

Duman dumana kaybolur kar ışığında kısrakları

Nedir saklı bir özlem midir bir kızak çıngırakları

Geçen yüzyıldan kalma bulutlu bir pencerede

 

 

Attila İLHAN